0

İZMİR’DE RENK VE IŞIĞIN PEŞİNDE

Centre Pompidou koleksiyonundan 83 eser, “Lumina: Renk ve Işık Sanatı” için İzmir’e geldi. Lucien Arkas Sanat Merkezi’ndeki sergi Braque’dan Kandinsky’ye, Joan Mitchell’dan Gerhard Richter, Bridget Riley ve Victor Vasarely’ye uzanıyor. Yedi bölümlük seçkiyi gezerken rengin yaklaşık yetmiş yıl içinde resmin bir parçası olmaktan çıkıp başlı başına bir meseleye dönüştüğünü görmek mümkün.
İzmir’e bu kez bir sergi için geldik. Bir gün önce, açılıştan bir gün önce yapılan basın toplantısında Centre Pompidou ile Arkas Sanat arasındaki beş yıllık iş birliğini dinledik, ardından salonlarda bunun ilk kapsamlı sergisini gezdik: Lumina.
Sanatçı listesi zaten merak uyandırıyor: Georges Braque, Maurice de Vlaminck, Natalia Goncharova, Vassily Kandinsky, Joan Mitchell, Gerhard Richter, Bridget Riley, Victor Vasarely. Centre Pompidou koleksiyonundan seçilen 83 eser, küratörler Anna Hiddleston ve Noémie Fillon’ın kurgusuyla renk ve ışık üzerinden yaklaşık yetmiş yıllık bir değişime bakıyor; yedi bölüme ayrılmış.
Başlangıçta Fovistler var. Braque, André Derain ve Maurice de Vlaminck’in işlerinde renk hâlâ manzarayla ilişkili Akdeniz ışığının altın tonları, gölgeler maviye kırmızıya yeşile dönüşüyor. Serginin arka planında aslında yüzyıllık bir tartışma duruyor: Newton’ın ölçülebilir bir tayf olarak gördüğü ışık anlayışıyla, Goethe’nin rengi insan algısına ve duyguya bağlayan yaklaşımı arasındaki gerilim. Sanatçılar ilerledikçe ışığı temsil etmekten uzaklaşıp onun etkisiyle doğrudan ilişki kurmaya başlıyor.
Sonra elektrik devreye giriyor: Natalia Goncharova’nın 1913 tarihli La Lampe électrique’i, elektrik ışığının kent yaşamında yarattığı keskin ve parçalı görüntüyü resme taşıyor. Fernand Léger ve Kandinsky’ye doğru ilerledikçe renk, hareket ve ritimle ilişki kurmaya başlıyor; bazı sanatçıların görme ile işitme arasındaki sınırı sorgulaması da serginin önemli eksenlerinden biri.
Berenice Abbott’ın siyah-beyaz bilimsel fotoğrafları serginin beklemediğim bölümlerinden biriydi; dalga ve titreşim gibi fiziksel olaylar fotoğrafta neredeyse soyut kompozisyonlara dönüşüyor. Renk üzerine kurulu bir serginin ortasında gözü dinlendiren bir mola oluyor bu bölüm. Joan Mitchell’ın La Grande Vallée’sinde yeniden doğaya dönüyorsunuz, ama manzara artık klasik anlamda tanınabilir değil; Etel Adnan ve Shirley Jaffe’nin işleriyle birlikte renk, gördüğümüz şeyi tarif etmekten uzaklaşıyor.
*Richter’in önünde biraz durun*
En uzun kaldığım eser Gerhard Richter’in 1973 tarihli 1024 Farben (350-3) çalışması oldu. Yaklaşık beş metre genişliğindeki eser, insan gözünün ayırt edebildiği tüm renk tonlarını göstermek için matematiksel bir sistemle rastlantısallığın birleşiminden kurulmuş yüzlerce renk biriminden oluşuyor; uzaktan baktığınızda başka, yaklaştığınızda başka bir görüntü var. Birkaç adım geri çekilip tekrar bakmak bile yetiyor.
Bridget Riley, Jesús Rafael Soto ve Victor Vasarely’nin bulunduğu Op Art bölümünde ise resim değil, siz hareket ediyorsunuz; konumunuz değiştikçe gözünüzün algıladığı görüntü de değişiyor. Sergi tasarımcısı Jasmin Özçebi bunu mekânla da destekliyor: renkli duvarların arasına siyah beyaz alanlar giriyor, salondan salona geçerken eserlerle birlikte arka plan da değişiyor.
*Bir sezonun başlangıcı*
Lumina 26 Eylül’de açıldı; aynı günlerde İstanbul’da Contemporary Istanbul’un 21. edisyonu sürüyordu. İkisini karşılaştırmak doğru olmaz, biri uluslararası bir fuar, diğeri bir müze koleksiyonundan hazırlanan sergi. Ama eylül ayının çağdaş sanat trafiği uzun süredir büyük ölçüde İstanbul üzerinden takip edildiği için, İzmir’in bu yıl güçlü bir karşılık vermesi dikkate değer.
Bunda Arkas Sanat’ın kentte 2011’den beri sürdürdüğü çalışmaların payı büyük; bugün yedi sanat merkezine ulaşan bu ağ, Bayraklı’daki Mistral İzmir’de nisanda açılan Lucien Arkas Sanat Merkezi ile son durağına ulaştı. Merkez kapılarını açtığında Centre Pompidou koleksiyonundan iki eserle “Sonia & Robert Delaunay: Modern Rengin İcadı” seçkisini ağırlamıştı; Lumina, o küçük önizlemenin büyütülmüş hali gibi düşünülebilir.
Centre Pompidou ile yapılan anlaşma da tek bir sergiyle sınırlı değil: beş yıl boyunca, her yıl iki sergi olmak üzere toplam on sergi planlanıyor, Lumina bunların ilki, sıradaki “Through Color” olacak. Centre Pompidou Başkanı Laurent Le Bon açılışta “İzmir ışıktır, İzmir renktir” demişti; abartılı bir cümle gibi dursa da, sergiyi gezdikten sonra neden söylendiğini anlıyorsunuz. Lucien Arkas’ın basın toplantısındaki “Sanat bir şehrin tapusu olamaz, sanat herkesin” sözünü de bu yüzden not aldım. İzmir’in İstanbul’la yarışmasına gerek yok; kentin kendi sanat programının süreklilik kazanması çok daha değerli.
Lumina’yı gezeceklere önerim, programı sıkıştırmamak. Sergi 83 eser olmasına rağmen hızlı geçilecek türden değil; özellikle Richter’den başlayıp Op Art’a uzanan son bölümlere zaman ayırmakta fayda var. Sergi 14 Şubat 2027’ye kadar açık, yani aceleye gerek yok kışın bir hafta sonunu İzmir’e ayırıp sakin sakin gezmek de mümkün.
Sergiden çıktığımda aklımda tek tek eserler değil, başta fark etmediğim daha basit bir şey kaldı: ilk salonlarda manzarayı anlatmak için kullanılan renk, son salonlara geldiğinizde artık baktığınız şeyin kendisi olmuştur.
↑ Back to top